İslam’ı, en saf ve muteber, ana kaynaklarından dosdoğru öğrenmeğe; Kur'an-ı Kerim’i, Hadîs-i Nebeviyi en iyi tarzda anlamağa daimi gayret gösteriniz. Bid'atten, hurafeden, temelsiz bilgiden, bâtılı hak veya hakkı batıl sanma tehlikesinden şiddetle sakınınız...

  • Arkadaşlarım
  • Hazirane 12, 2009

    >> Diyalog ve Necat Meselesi

    Prof. Dr. Orhan ÇEKER  

    Selçuk Üniv. İlahiyat Fakültesi

    İslam Hukuku

    Kur’an ve Peygamberimiz (s.a.v.) sadece ehl-i kitap dışındaki insanları değil ne kadar insan varsa hatta cinleri bile İslam’a çağırmakta ve kurtuluşun sadece bu yolda olduğunu ilan etmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) için Resulu’s-Sakaleyn denilmektedir ki bu ifade ins ve cinnin Peygamberi anlamına gelir. Kur’an’da apaçık şekilde Peygamberimiz için “De ki ey insanlar ben size toptan Allah’ın peygamberiyim” (A‘raf 158), denilmektedir. Bundan daha açık başka nasıl bir ifade istenebilir ki. Peygamberimiz (s.a.v.)  bizzat kendisi “Başka peygamberlere verilmeyen beş şey bana verildi” demiş ve bunları sayarken bir tanesini “Başka peygamberler özel olarak kendi kavmine gönderildiği halde ben tüm insanlara gönderildim…” şeklinde zikretmiştir.

    Ehl-i kitap Peygamberimize (s.a.v.) inanıp tabi olmayacaklar idiyse bu ayet ve hadisin ne anlamı olabilir. Hâşâ Allah ve Peygamberi abesle mi iştigal etti. Peygamberimize (s.a.v.) tüm insanların ve bu arada ehl-i kitabın hem iman edip tabi olmaları hem de düşmanlarına karşı onu desteklemeleri gerektiğini, bununla emrolunduklarını çok açık ifadelerle görmek için A‘raf suresi 157 ve 158. ayetlere bakmak fazlasıyla yeterlidir. Hz. Muhammed’e (s.a.v.)  inanıp tabi olmaktan başka yolun ve kurtuluşun olmadığını bu ayetler çok açık ifade etmektedir. Bakara Suresi 137. ayette ise Allah Teâlâ, ehl-i kitabın, Peygamberimizin (s.a.v.) ashabının imanı gibi iman etmezlerse doğru yol üzerinde olamayacaklarını, doğru yola gelmiş olmak için ashap gibi iman etmenin şart olduğunu söylüyor. Bu şekilde iman etmemiş olan insan ehl-i kitap bile olsa cennete giremeyecektir. Beyyine Suresi’nde Rabbimiz Teâlâ şöyle buyuruyor. “Ehl-i Kitap ve müşriklerden oluşan o kafirler ebedi kalmak üzere cehennem ateşi içerisindedirler…” Aksi iddiada bulunanların başka bir ciddi hataları da şudur; meseleleri anlamaya ve çözmeye çalışırken Resulullah’ın (s.a.v.) hadislerine bakmamaları. Onlar hadis-i şeriflere de baksalar iddialarının ne kadar yanlış olduğunu hemen göreceklerdir. Zaten sapıklığın en baş sebebi sünneti dışlamaktır. Peygamberimizin sünnetini dışlamak ve kendini ona bağlı görmemek, sünnet beni ilgilendirmez şeklinde itikat etmek, insanı Allah korusun İslam’ın dışına çıkarır.

    Diyalog taraftarlarının sık sık dillendirdikleri bir başka ciddi yanlış da “İbrahimî Dinler” söylemidir. Bu ifadeyi Kuran’a arz ettiğimiz zaman çok açık şekilde bu söylemi red cevabı alırız. Hem de Kur’an “… hiç mi aklınız çalışmıyor” (Âl-i İmran/65) demektedir. Aynı surenin 67. ayetinde ise Rabbimiz Teâlâ aynen şunu söylemektedir: “İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan’dı. Hanîf Müslüman idi, müşriklerden de değildi.” Bu ayet varken hem Yahudiliği hem de Hıristiyanlığı Hz. İbrahim’e dayandırmak ve o büyük peygamberin bu dinlere mensup olduğunu söylemek Kuran’a iftira değil midir. Herkes artık kafasına şunu çok net olarak yazsın ki Hz. İbrahim babamızın tek dini vardı, o da hanîf İslam’dı. İddia ettikleri gibi İbrahim babamız üç tane dine mensup değildi. Dolayısıyla İbrahimî dinler ifadesi değil İbrahimî din (hanîf İslam) ifadesi doğrusudur, öteki ifade tek kelimeyle yanlıştır ve de Kuran’a terstir.

    Müslüman kadın kesinlikle hangi dinden olursa olsun gayrı Müslim bir erkekle evlenemez. Bu hüküm Bakara Suresi 221. ve Mümtehine Suresi 10. ayetle sabittir. Bu ayetlerin, Müslüman kadını din ayrımı gözetmeksizin gayrı Müslim erkeğe haram kıldığını ifade ettiği icma ile sabittir. Yani icma ile sabittir ki bu ayetler müşrik veya kâfir erkek derken ehl-i kitap erkeklerini de içine almaktadır. Dikkat buyurun; bu hüküm icma ile sabittir demiyorum. O ayetlerin bu hükmü ifade ettiği icma ile sabittir diyorum. Yani icma burada hüküm koyucu olarak değil tefsir edici olarak zikredilmiştir. Dolayısıyla bu ayetler sadece müşrik erkekleri kastediyor, ehl-i kitap erkekleri kastetmiyor demek icma ile sabit olan tefsire nazaran ayetlere ters düşen bir fikir olup batıldır. Ehl-i kitap kadınları Müslüman erkeklere helal kılan Maide Suresi 5. Ayeti, adı geçen iki ayet tahsis etmektedir. Fıkıh usûlü ilkelerine göre tahsis sadece ifade ettiği hükme mahsus kalır ve başkasına taşmaz. Dolayısıyla ehl-i kitap kadın helal kılındığına göre ehl-i kitap erkek de Müslüman kadına helal olmalı demek yanlış olur.

    Bizim ehl-i kitapla insani diyaloğumuz tarih boyu âdâb-ı muaşeret ilkelerinin en güzel şekliyle devam etti. Buna tarihimiz şahittir. İlmihallerde der ki; “Kestiğiniz kurbanın etinden Yahudi komşunuza verebilirsiniz”. İnsanî diyaloğu bundan daha güzel nasıl ifade edebiliriz. Tarih boyu bizim ehl-i kitapla diyaloğumuz bu insanî şekliyle devam ettiği halde yeni bir diyalog ileri sürüldüğüne göre bu diyalog başka bir diyalog olmalıdır. Uzatmadan söyleyelim ki bu diyalog Hıristiyanlık önündeki İslam engelini kaldırmaya yöneliktir. Yani Hıristiyanlık yeryüzünde yayılma çabası gösterirken İslam’dan başka ciddi bir duvar ve engelle karşılaşmamaktadır. İşte Hıristiyanlık önündeki bu sorunun bertaraf edilmesi, zikri geçen yeni diyalogun hedefidir. Biz bu diyaloğu reddediyoruz. Çünkü bu diyalog, İslam’ın da diğer dinler gibi tahrif edilmesi sonucunu doğurur ki bu doğrudan doğruya İslam’ın tahrif edilmesi anlamına gelir. İslam’ın reforma da tahrife de müsaadesi ve ihtiyacı yoktur.

    Satırlarımı burada noktalarken şunu hatırlatmayı vazife sayıyorum; Âl-i İmran 8 ve 9. ayetleri özellikle hatırlatarak iman ve amelimizi Allah’a emanet etmemiz gerekiyor. Yoksa Şeytan batıl amelleri süslü göstererek bize hiç ummadığımız sözleri söyletir. Farkında olmadan her şeyimiz boşa çıkabilir neuzubillah. Allah’a emanet olun. Dua ve selam ile.

    http://eilahiyat.com/

    Hazirane 11, 2009

    >> Dinlerarası Diyalog



    Dinlerarası Diyalog Ve İç Yüzü

    Diyalog ve Necat Meselesi

    Dinlerarası Diyalog ve Misyonerlik Faaliyetleri

    Diyalog Kuzu Postuna Sarılmış Bir Misyonerlik Hareketidir

    Dinlerarası Diyalog Sahtekarlığı.. Nereye?

    Papaz Gerome'un İtirafları

     





    ÜnlemKonular Eklenecektir - Sizde Yazabilirsiniz - islamibilim@googlegroups.com

    Hazirane 10, 2009

    >> Papaz Gerome'un İtirafları

    Dr. Zeynep Abdulaziz

    Mısırlı dinler tarihi ve Fransız medeniyeti uzmanı

    4. yüzyılda yazılmış olan St. Gerome’un itirafını gösteren önemli tarihsel belge, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde mevcut İncillerin değişikliğe uğradığını, düzeltildiğini, tahrif edildiğini ve bu metnin Tanrı’dan gelen vahiy olduğuna inanılmasını imkânsız kılacak şekilde kötü tercüme edildiğini kanıtlıyor. Bu, gerçek anlamda bir anlaşmazlık noktasıdır. Mevcut İncillerin, Kur’an-ı Kerim’in İsa Mesih’e vahyedildiğini söylediği İncil’le hiçbir şekilde bağlantısı yoktur. Hz. İsa’ya vahyedilen İncil gerçekten vardı, çünkü St. Paul, kendisinin bu İncil’i anlattığını söylüyor: “(..) Kudüs ve çevresinden Lirikon’a kadar Mesih’in İncili’ni insanlara müjdelemiştim (anlatmıştım). (Romalılara, 19:15). Ancak kilise içerisindeki fitneci eller, yüzyıllar boyu konsillerde geliştirdikleri öğretileri insanlara dayatmak için bu İncilleri gizledi.    oku    Ünlem

     

    Hazirane 10, 2009

    >> Diyalog Kuzu Postuna Sarılmış Bir Misyonerlik Hareketidir

    Lütfü Özşahin
    Dinler Tarihi Uzmanı

    Almanya’dan ekranda bizi seyreden değerli bir okuyucum, dinlerarası diyaloga neden karşı olduğumu, diyalogun hiç mi iyi tarafı olmadığını vs yazmış. Bu kadar konferans vermemize ve bu konuda bir kitap yazmamıza rağmen, demek ki meseleyi iyi anlatamamışız. Şimdi niye karşı olduğumu, kısa maddeler şeklinde izah edeyim.

    1.Öncelikle Efendimizin şahsiyetli ve Kur’an merkezli önderliğinde, Ali İmran suresinin 64. ayetinde buyrulduğu şekliyle diyalogun sürdürülebilir olduğunu söyleyebilirim:

    “Ey kitap ehli, sizinle bizim aramızda ortak eşit bir kelimeye gelin, Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve birbirimizi Allah’tan başka rab edinmeyelim.”

    Dikkat edilirse ayet, diyaologun ön şartı olarak tevhidi ortaya koymaktadır. Çünkü müesses kilise (Tüm Katolik, Ortodoks ve Protestanlar buna dâhildir. Zira bu üç mezhebe göre de, Hz. İsa, Tanrı-Baba’nın yeryüzünde insan suretindeki mücessem şeklidir.) Paganizm’den mülhem Teslis’i (Üçlü İlah anlayışını) Hıristiyanlara dayatmışlardır. Karşı çıkan tevhid grupları, Arius gibi katledilmişlerdir. Demek ki onlar tesliste direttikleri sürece, teolojik düzlemde diyalogun anlamı yoktur.  oku    Kalp

     

     

    Hazirane 10, 2009

    >> Dinlerarası Diyalog ve Misyonerlik Faaliyetleri

    Ebubekir SİFİL

    hayatı ve çalışmaları için bakınız

    Bismillâhirrahmânirrahîm

    Özellikle son yıllarda ülkemizin değişmez gündem maddeleri arasında kendisine sağlam bir yer edinen dinlerarası diyalog ve misyonerlik faaliyetleri, orta ve uzun vadede ülkenin geleceği üzerinde kalıcı ciddi etkiler yapabilecek tabiatı dolayısıyla, karşı karşıya bulunduğumuz handikaplar listesinin başlarına, hatta en başına yerleştirilmelidir.

    Zira söz konusu faaliyetler, ülkemizi ve insanımızı "din" ve "kültür" gibi temel varoluş alanlarında zayıflatmayı, kuşatmayı ve son tahlilde teslim almayı hedeflemekte, bu hedefe ulaşabilmek için başta siyaset ve ekonomi olmak üzere birçok enstrümanı etkin biçimde kullanmaktadır.

    Bu bakımdan dinlerarası diyalog ve misyonerlik faaliyetleri yürütülürken ön plana çıkarılan "hoşgörü, barış, çoğulculuk, farklılıklara tahammül, İbrahimî dinlerin birliği..." gibi kavramsal gücü olan "masum" ve "sivil" tabirlerin, bu meyanda yalnızca birer "maske" işlevi gördüğünü tesbit etmek durumundayız.

    Elbette bu kanaatimiz sadece bu iki faaliyetin AB süreci ile birlikte büyük bir ivme kazandığı vakıasından kaynaklanmıyor. Bu faaliyetlerin maksadına, yürütülüş biçimine, aralarındaki ilişkiye ve yürütenlerine atfedilecek yüzeysel bir nazar bile, özellikli bir tarihin ve özellikli bir coğrafyanın çocukları olarak bizleri bu faaliyetler hakkında başkalarından daha hassas olmaya icbar ediyor.

    İlerleyen paragraflarda ilgili dokümanlardan iktibasen göreceğimiz gibi "diyalog" ve "misyon(erlik)", en azından Vatikan için birbirinden ayrı ve bağımsız düşünülemeyecek iki kavramdır. Vatikan için bir yerde diyalog varsa, orada perde gerisinde misyon(erlik) vardır ve bir yerde misyon(erlik) varsa orası daha önce diyalog faaliyetleri tarafından "uygun zemin" haline getirilmiş demektir. Bu, en azından II. Vatikan Konsili'nden sonra kesin olarak böyledir.

    Bu itibarla bu tebliğde dinlerarası diyalog faaliyetleri ile misyonerlik faaliyetleri birbirinden bağımsız olarak ele alınmamış, bu iki olguya aynı bağlamın birbirini bütünleyen cüzleri olarak itibar edilmiştir.   

    oku     Kalp

     

    Hazirane 10, 2009

    >> Dinlerarası Diyalog Ve İç Yüzü

    http://groups.google.com.tr/group/yenitevhidasri/web/maltapapazheykel2.jpg?hl=tr&display=thumb&width=420&height=420

    Prof. Dr. Mehmet Bayraktar

    Hayatı ve Çalışmaları bakınız

    Dinlerarası diyalog, Vatikan’ın 1962- 1965 yıllar arasında yaptığı II. Vatikan Konsili’inde alınan bir karardır. Bu karara istinaden Vatikan kilisesi dünya dinleri mensuplarıyla diyalog başlatmıştır. Türkiye'deki ilk diyalog faaliyeti 1987 yılında yapılmıştır. Vatikan’ın Türkiye"deki akademisyenler ve bazı cemaatlerle yürüttüğü diyalog faaliyetinin başlamasına CHP eski Genel Sekreteri Kasım Gülek’in aracı olduğu bilinmektedir.

    Gerçekte dinlerarası diyalog denen düşünce ve hareketin ne olduğunun tam olarak anlaşılabilmesi için, bâtınî ve zâhirî bütün yönlerinin ve amaçlarının tam olarak ortaya konması gerekir. Esas konumuz dinlerarası diyalogun doğrudan öne çıkarılmayan ve üzerinde durulmayan üç bâtınî yönünü aydınlatmaktır; ancak önce diyalog ve dinlerarası diyalog kavramları üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Zira dinlerarası diyalogun gizli anlamı ve amacı her şeyden önce bu kavramların kullanımında saklıdır.  oku    Soru

     


     

    Hazirane 10, 2009

    >> Dinlerarası Diyalog Sahtekarlığı.. Nereye?

    Prof. Dr. Zeynep Abdülaziz

    Mısırlı dinler tarihi ve Fransız medeniyeti uzmanı

    İslam’ı yok etmeyi ve dünyayı Hıristiyanlaştırmayı amaçlayan Kilise Kurumu ve 2. Vatikan Kongresi tarafından düzenlenen Dinlerarası Diyalog Konferansları, bu sene önemli bir aşamaya gelmiş bulunuyor. 2008’in Avrupa’da dinlerarası diyalog yılı olması kararlaştırıldı, bu karara göre Hıristiyan Avrupa düşüncesinin daha da köklü hale gelebilmesi için bir taraftan Avrupa siyasi kurumlarıyla kilise arasında ardı ardına konferanslar düzenlenecek, diğer taraftan ve aynı zamanda Müslümanlar Kilise’ye daha fazla taviz vermek için peşi sıra kongreler düzenleyecekler. Bu konferansların sonuncusu her ne kadar bir Avrupa kentinde düzenlenmiş olsa da Haremeyn’in Hizmetçisi Suudi Kralı’nın 16-18 Temmuz tarihleri arasında açılışını yapmış olduğu Madrid Konferansı’dır. Ne yer seçimi ama! 1492’de geri alma savaşlarıyla Müslümanların katledilerek, boğazlanarak, Hıristiyanlaştırılarak İspanya’dan sökülüp atıldıktan sonra, bu kez de İslam, Müslümanların eliyle bir kez daha bu topraklardan kökü kazınıyor.

    Papa XVI. Benedict’in Almanya’da Eylül 2006’da yaptığı konuşmanın ardından bu dönemin ilk aşaması başlamış oldu. Papa burada İslam’a, Müslümanlara ve Peygamber Efendimiz’e hakaretler yağdırmıştı. İslam dünyası ise buna tepki verdiğinde Papa, Vaktikan’daki Dinlerarası Diyalog Konseyi Başkanı Papaz Jean Louis Touran’dan Vatikan’la dayanışma konusunda arzulu bazı Müslüman kanaat liderleri ve âlimle buluşma ayarlaması isteğinde bulundu. Bu buluşmaların sonucunda da bilerek ya da bilmeyerek veya karşı tarafı taltif amacıyla 138 Müslüman âlimin altına imza attığı skandal bildiri ortaya çıktı. Bu skandal bildiride söz konusu Müslüman âlimler, Müslümanlar ve Hıristiyanlar olarak aynı Tanrı’ya inandığımızı ve taptığımızı ilan etmişlerdi.

    Üzücü olan ise Vatikan’ın bu girişimle alakalı her metinde, Müslümanların Papa’nın İslam’ın terörle olan ilişkisini daha yoğun bir şekilde gündeme getirmesinden korkmalarının bir sonucu olarak “Gelin ortak kelimede birleşelim; madem tek bir ilaha inanıyoruz, öyleyse uzlaşalım ve yardımlaşalım, geçmişte aramızda anlaşmazlıklara neden olan konuları bir kenara bırakalım” dediği ifade edilmektedir. Onlar böylece İslam’ın geliş nedeni olan Allah’ı birlemeyle ilgili kendisinden önce gelmiş olan iki risaletteki tahrifleri ortaya çıkarma olgusunu yok etmiş olmaktadırlar.

    Bu skandal konuşmanın ardından hızlı diyalogcular orda burada ortak toplantılar düzenlediler, Suudi Kralı da büyük tavizler vererek ve alçaltıcı bir şekilde Vatikan’ı ziyaret etti. Bu ziyaretten istenen tek şey, “Siyasi ve diplomatik olarak Kilise tarafından İncil’in Suudi Arabistan’a kök salmasının ve kiliselerin dikilmesinin sağlanması”ydı. Bu ifade, Papa II. Yuhanna Pavlus’un “Vatikan’ın Siyasi Coğrafyası” adlı kitabında geçen bir ibaredir. Düzenlenen bu ziyaretten bir buçuk ay sonra, 4 ve 6 Haziran 2008 tarihleri arasında Mekke Konferansı düzenlendi. Bu konferansta aynı ilaha taptığımızın teyit edildi, İslam’da terörün var olduğu suçlaması yutturmacası ve bu terörün ortadan kaldırılmasına çalışılması yönünde bir karar alınması sağlandı, ortak değerlere bağlılık vurgulandı, aileye yönelik vurgular güçlendirildi, insanın Rabbinden uzaklaştığı noktasında uzlaşma sağlandı, üzerinde anlaşma sağlanan konuların kabulü ve ihtilafların üzerinde durulmama kararı alındı. Tüm bunlara ek olarak şu musibet kararın altına imza atıldı: “Yahudi din adamlarının ve kilisenin tahrif ettiği kesin olan Tevrat ve İncil’in Kur’an ile eş değer olduğu kabul edildi. Bir başka deyişle Papa 16. Benedict’in talepleri böylece gerçekleşmiş oldu. Zaten bu konuyu da daha önce yazdığı bir makalesinde ele almıştı.”

    Madrid Konferansı’ndan sonra, Vatikan’da 2008 Kasımı’nda uzlaşmacı 24 Müslüman ve 24 yılmaz Vatikan müdafiiyle birlikte düzenlenecek olan konferansa, İncil’in yaşadığı aydınlanma çağının Kur’an’a da tatbik edilmesi üzerinde görüş alışverişinde bulunulacak. Aydınlanma çağında yapılan araştırmalar, İncil’in mukaddes olmadığı ve bu kitabın Allah tarafından indirilmediğini kanıtladı. Ayrıca gerek Tevrat’ın gerekse İncil’in tahrif edildiği, Hz. İsa’nın ise bu İncil hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığı, ne aklın ne mantığın kabul etmediği bu metinlerin asırlar boyunca müdahalelere ve değişikliklere maruz kaldığını kanıtladı. Öyle ki aydınlanma çağı incelemeleri, İncillerin kendi aralarındaki çelişkilerin bu kitaplar içerisindeki kelime sayısını geçtiğini, İncilleri yazan kişilerin aslında bilinen kişiler olmadığı, İncillerin önemli bir bölümünün eklemelere (telfik) maruz bırakıldığını göstermiş oldu. 

    Gerçekte İncillerin tahrif edilmesinin ortaya çıkartılması, aslında bu değişikliklerin, düzeltileri yapan aynı eller olduğunu ortaya koydu. Vulgate(1)’in önsözünde geçen Papaz Gerome’un itiraflarına göz atmak bunları anlamak için yeterlidir. Vulgate, Kilise’nin dayandığı temel metindir. Bu metinlerin üzerindeki ihtilaflar nedeniyle milyonlarca insanın can vermesi söylediklerimizin kanıtı olarak yeterlidir. Vatikan’ın bekçilerinin yapmaya çalıştıkları şey aslında Hıristiyanlık tarafından Kur’an’a yöneltilen bütün eleştirilerin Müslüman olarak kabul edilen kimseler tarafından yapılmasını sağlamaya çalışmak. Michel Cuypers, ‘Melekut’ dergisinin 4. sayısında tekrar tekrar bu konuyu yazmaktadır. Sanki kulaklarının buna alışmasını istemekte, sürekli tekrarlayarak bu söylediklerinin itirazsız bir şekilde doğru olduğuna inanmaya çalışmaktadır. 

    Bu araştırmanın özeti, bu papazın Kur’an’ın metnine edebi çözümleme metodu kurallarını uygulanmasını savunmasıdır–ki bu metodu Fransız oryantalist Jacques Burke İslam’a uygulamak istemiş ve yaptığı Kur’an-ı Kerim çevirisi çalışmasının önsözüne bu kitabın içerisinde bulunan çelişkilerin ortaya çıkarılabilmesi için linguistik analize tabi tutulması gerektiğini ifade etmiştir.- Sanki Kur’an-ı Kerim İnciller gibi çağlar boyunca oluşturulmuş bir metinmiş gibi, Papaz Coubers, edebi çözümleme metodu yönteminin yazarların metinlerini oluşturmak için başvurdukları yazı tekniklerini ortaya çıkardığı gibi aynı zamanda metnin tabakalaşmış yapısına nüfuz edebilmeye izin verdiğini söylüyor. Açıkça kendisi, bu yöntemi tıpkı İncillere uyguladığı şekilde Kur’an-ı Kerim’e de uyguladığını ifade etmektedir. Meseleyi ciddiye alarak sureleri incelemeye başlamış ve aşağıdaki hususları tespit etmiştir:

    “Kur’an’da karışmalar, iç içe geçmeler, bir konudan başka konuya atlamalar bulunmaktadır. Bu nedenle Kur’an metni okuyucuyu yormakta, ya da şaşkınlığa sürüklemektedir. Bu nedenle bazı oryantalistler Kur’an’daki ayetlerin yerlerini değiştirerek onu mantıki bir şekle sokmakta, ayrıca gelenekten bize intikal eden tertip biçiminin alınmasının zorunlu olmadığını bizlere söylemekte, hatta bu çelişkilerin giderilmesi noktasında esbab-ı nüzulden yararlanmanın gerekli olmadığını ifade etmektedirler. Muhammed, kendi döneminde de İncil ve Tevrat’tan bazı şeyler almış, bu nedenle de Yahudiler onu çalıntı yapmak ve tahrifle suçlamışlardır. Fanatikler, inkârcılarla savaşma konusunda Kur’an’da neshedilmiş ayetlere dayanmaktadır. Ayrıca Kur’an, İhlâs suresiyle sona ermekte, Muavezeteyn sureleri ise birçok Kur’an nüshasında bulunmamaktadır. Eski tefsirlerin çağdaş insanın mantığıyla uyuşmaması nedeniyle Kur’an-ı Kerim’in modern çağın gerekleriyle uyumlu hale getirilerek yeni bir tefsirinin yapılması zaruridir.”

    Bu “azılı” Papaz, söylediklerinin doğruluğunu göstermek amacıyla İncillere uygulanan yöntemin Kur’an’a da uygulanmasını isteyen Müslüman entelektüellerin de var olduğundan den vurmaktadır. Oryantalistler, Kur’an’ın özünü anlamak ve mesajını kavramak için bu süreci başlatmış bulunmaktadırlar. Onlara göre Kur’an’ı Kerim’in yapıcı bir eleştirel gözle yeniden okunması, kendisine yapılmış eklentilerin ve tahrifatın ortaya çıkarılması gerekmektedir. Edebi Çözümleme metodu, geleneksel mirası dışlamakta, Kuran metnini normal bir edebi metin gibi ele almaktadır. Bu nedenle bu yöntemle ortaya çıkartılan gerçekler, sonuç olarak geleneksel tefsir yöntemlerinin sonuçlarından oldukça farklı olmaktadır. Bu, ona göre, Müslümanların akidelerinin bozulması, yok edilmesi anlamına gelmemekte, tersine çağlar boyunca onda oluşan birikimlerin temizlenmesi ve Kur’ani değerlerin üzerine daha fazla ışık tutmak anlamına gelmektedir.

    Sonra Müslümanların Kur’an’ın edebi tahlil metoduna tabi tutulması, Kuran tefsirinde yeni bir kapının açılmasına yol açabilecek midir? Sorusuna şu şekilde cevap vermektedir: İslam’daki geleneğin ağırlığına bakarak, işlerin gidişatı istenen hızda gitmeyecektir. Bu ise Batılı modern ilimlerle donanımlı Modern Müslüman aydınların başarabileceği bir iştir. Bu ise onların Kur’an’a salt edebi bir metin gözüyle bakarak onu ilahi bir kitap şeklinde değerlendirmemeleriyle sonuçlanacaktır. Buna geleneksel Müslümanlar direnmektedirler.

    İkinci kez aralarında uyum bulunmayan çelişkilere işaret ederek “Şayet bu Kur’ani nasslar bize bir şey sunuyorsa düşünsel ve dini gelişimi göz önüne alarak bunları değerlendirmeliyiz.” Demekte ve bu sözünü şu şekilde açmaktadır:

    Bu çelişkili ayetlerin yanında bütün zamanlar için geçerli evrensel hikmete sahip ayetler de bulunmaktadır. Dini pratikler bu ayetler üzerine inşa edilmelidir. İşte bu hususlar, Papa 16. Benedict’e gönderilen açık mektupta ifade edilen ve 138 Müslüman din adamının altına imza attığı hususlardır. İçlerinde birçok ülkenin Şeyhü’l-İslam’ı ya da Diyanet İşleri Başkanı bulunmaktadır. Bu insanlar, dini yaşarken öncelikli olarak Müslümanların diğer insan topluluklarıyla bir arada yaşamalarına imkân veren ayetlerine yoğunlaşmaktadırlar. Bunun anlamı, o insanların Tevbe Suresi’ndeki cihad ayetlerini uygulamaya değer ayetler olarak görmemektedir. Ancak bunun alenen duyurulması ve bu görüşten dönme olmayacağının bu görüşün nihai olduğunun ilan edilmesi gerekmektedir.

    Bu bahsin, yani Kur’an-ı Kerim ayetlerinin eleştirildiği konuların tam da bu vakitte yeniden ele alınması, Kur’an-ı Kerim’in salt ibadet ve ahlak ayetlerinden ibaret bir kitap haline getirilmesi basit bir zihinsel jimnastik ya da kendilerine tartışma konusu arama ihtiyacından değil, ileride ilan etmeye hazırlandıkları bir konuya binaen yapılmaktadır.

    Maalesef tek yapabildiğim Vatikan’ın İslam’ı yok etme planlarını ortaya çıkarmak ve bu oyunlarını da Müslümanların elleriyle tertip ettikleri gerçeğini ifade etmek. Vatikan metinlerinde dinlerarası diyalogla ilgili geçen metinleri değerlendirmede birçok olguyu göz önüne alırsak aslında bunun Müslümanların Hıristiyanlaştırılması için vakit kazanmaktan başka bir şey olmadığını görüyoruz. Papa, şu anda 1312 yılında yok edilen ve gizli olarak varlığını sürdüren ve geçmişte Haçlı Seferleri’ni bizatihi başlatan İspanyol Tapınağı Şövalyeleri Örgütü’nün tekrar eski misyonunu yerine getirmesi için tekrar gündeme getirilmesi, bunun yanında Hıristiyanların tek Tanrı olan “Rabbimiz Mesih İsa”ya tapmaları nedeniyle Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında ortak ibadet ayinleri düzenlenmesi (bunu ilk başlatan Fransız oryantalist Louis Massignon’dur ve bugün de çeşitli şekillerde devam etmektedir) Christoph Rocco’nun her sene Fransa’nın Brotön bölgesinde yaptığı gibi (ki kendisi Mısır’da Fransız uzman adı altında aslında misyonerlik yapmaktadır) Hacc ibadetinin Kiliselerde yerine getirilmesi suretiyle iki din arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi istenmektedir. Müslümanların yok edilmesi, dünyanın gözü önünde gerçekleşirken kimseden ses çıkmamaktadır. Misyonerlik faaliyetleri İslam ülkelerinde hızla sürmekte ve Müslümanların Hıristiyanlaştırılması operasyonu hızla tamamlanmak istenmektedir. Ancak hükümetler ise buna bir çare düşünmeyi bile istememektedirler. Müslüman din adamları ise din-i mübin-i İslam’dan küresel Haçlı zihniyeti ve fanatik Hıristiyanlar için taviz üstüne taviz vermektedir. Keşke durumun vahametini, karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi, bu büyük aldatmaca oyununda bizi bekleyecek musibeti ve matemi kavrayabilseydik keşke!

    Bu nedenle şu ifadeyi tekrar etmekten başka bir şey yapamıyorum: “Ey Müslümanlar kendinize gelin, Müslüman din adamlarımız ve liderlerimiz dinimizin savunmadan aciz olduğu ve hatta işbirlikçilik yaptığı şu dönemde dininizi savunmak için uyanın. Hasbunallahu ve ni’mel vekil.

    (1) Vulgulate: Kutsal Kitabın dördüncü yüzyıl sonunda Hieronymus tarafından yapılan Latince tercümesi.

    Bu makale İslam Özkan tarafından TİMETURK için tercüme edilmiştir.

    http://www.timeturk.com/Dinlerarasi-Diyalog-Sahtekarligi..-24027-haberi.html


    Hazirane 4, 2009

    >> Diyalog Kuzu Postuna Sarılmış Bir Misyonerlik Hareketidir

    Lütfü Özşahin
    Dinler Tarihi Uzmanı

    Almanya’dan ekranda bizi seyreden değerli bir okuyucum, dinlerarası diyaloga neden karşı olduğumu, diyalogun hiç mi iyi tarafı olmadığını vs yazmış. Bu kadar konferans vermemize ve bu konuda bir kitap yazmamıza rağmen, demek ki meseleyi iyi anlatamamışız. Şimdi niye karşı olduğumu, kısa maddeler şeklinde izah edeyim.

    1.Öncelikle Efendimizin şahsiyetli ve Kur’an merkezli önderliğinde, Ali İmran suresinin 64. ayetinde buyrulduğu şekliyle diyalogun sürdürülebilir olduğunu söyleyebilirim:

    “Ey kitap ehli, sizinle bizim aramızda ortak eşit bir kelimeye gelin, Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve birbirimizi Allah’tan başka rab edinmeyelim.”

    Dikkat edilirse ayet, diyaologun ön şartı olarak tevhidi ortaya koymaktadır. Çünkü müesses kilise (Tüm Katolik, Ortodoks ve Protestanlar buna dâhildir. Zira bu üç mezhebe göre de, Hz. İsa, Tanrı-Baba’nın yeryüzünde insan suretindeki mücessem şeklidir.) Paganizm’den mülhem Teslis’i (Üçlü İlah anlayışını) Hıristiyanlara dayatmışlardır. Karşı çıkan tevhid grupları, Arius gibi katledilmişlerdir. Demek ki onlar tesliste direttikleri sürece, teolojik düzlemde diyalogun anlamı yoktur

    2-Müesses Kilise, İslam’ı ve onun Peygamberini, asla vahyi anlamda din olarak kabul etmez. İslam, sadece sosyolojik anlamda heterodoks (sapkın) bir dindir. Peygamberi Muhammed (as) hâşâ, “Anti-christ”, yani şeytandır. Zira diyalogcular açık olarak şunu söylerler:
    “Eğer biz Hz. Muhammed’i peygamber veyahut Kur’an’ı ‘Vahyi Kitap’ olarak kabul edersek, o zaman Hıristiyan olmamızın anlamı kalmaz”

    3-Diyalog, bir Vatikan projesidir. Amacı da barışı filan korumak değil, aksine, Müslümanları kimliksizleştirmek ve Hıristiyanlaştırmaktır. Yani diyalogun öznesi Vatikan, nesnesi ise Müslümanlardır. Zira diyalogu başlatan Papa 23. John ve onun ölümünden sonra devam ettiren Papa 6. Paul, yaptıkları konuşmalarda; Müslümanlarla yaptıkları diyalogun esas gayesinin, İbrahim’i gelenekten gelen Müslümanlara, Matta İncilinin de öngördüğü şekilde, İsa-Tanrının kurtarıcı misyonunu anlatarak, İncil’in mesajını onlara ulaştırmak olduğunu açıkça söyler. Zaten bundan dolayıdır ki, diyalogun teorisyenlerinden olan Kardinal Francis Arinze, diyaloga katılan Hıristiyan katılımcıyı “holy pilgrim” (kutsal hacı) olarak yâd eder.

    4-Diyalogu savunan İnkluvistler (Yani Kapsayıcılar. Örneğin John Hick, Mc. Grath) Makyevelist bir yaklaşım sergilerler. Biz İslam dairesi içerisinde de Tanrı kavramının bilinebileceğini kabul etsek bile, “son kurtuluşun” (Final / Salvation) İsa’nın tanrılığının ve kurtarıcı misyonu ile olabileceğinden vazgeçemeyiz fikrini savunurlar. Ne ilginç değil mi, Türkiye’de İslam tandanslı bir dergi tam bu mesajla örtüşür şekilde “insanlık Mesih’i bekliyor” diye manşet atmakta ve meşhur tefsircileri de, “İsa’nın şahsında buluşabiliriz” şeklinde görüş belirtmektedir. Hangi İsa; Tanrı İsa mı, yoksa sadece Resul ve nebi olan Kur’an-ı Kerim’in İsa’sı mı?

    Sonra niye Son Peygamber Hz. Muhhammed (SAV)in şahsında, tevhid sürecinin korunmuş ve en ekmel şekli olan Kur’an’da değil de, niye Roma ikonası ile süslenmiş İsa’da buluşuyoruz Allah aşkına bu nasıl bir İslam anlayışıdır?

    5-Diyalogdan teolojik / ilahiyat anlamında bir şey çıkmaz. Çünkü ne Yahudiler Hz. İsa’nın “Mesih” olduğuna inanırlar, ne de Hıristiyanlar Hz. Muhammed’in son Peygamber, Kur’an’ın da son kitap olduğuna inanırlar. Zira Yahudilere göre Hz. İsa’nın statüsü “yalancı Mesih” Bar Kocbha ve David Alroy gibidir. Ortodoks Yahudiler için henüz Mesih gelmemiştir ve son peygamber de Malaki’dir. Bu dogmadır ve değişmez. Aynı şekilde, özellikle Katolikler için Yahudiler “teocid” (yani Tanrı Katili)dir. Çünkü Yahudiler, Ferisiler dönemin Roma valisi Pontius Pilatus’la işbirliği yaparak Tanrı-İsa’yı çarmıha germişlerdir. Bu aynen, bir Müslüman’ın Kadiyani yahut Bahai ile yaptığı diyaloga benzer ve sonuç çıkmaz. Çünkü Hakla Batıl’ın karışmasından Hak sadır olmaz. Yani bir Müslüman, bir Kadiyani yahut bir Bahai ile ne kadar iyi ilişkiler içerisinde olsa da, Hz. Muhammed’den sonra Gulam Ahmed’in yahut Bahaullah’ın (Hüseyin Mirza Ali) peygamber olduğunu kabul etmez. Ederse, Müslümanlıktan çıkar. Zira bu iki zatın statüsü, Şia dâhil tüm ehlisünnet mezheplerine göre yalancı peygamberler olan Müseylemetül Kezzap, Siccah, Esved El Ansi veya Tuleyha gibidir. Aynı şekilde, bir Hıristiyan ile ne kadar iyi ilişkiler ve diyalog içerisinde de olsak, Hz. Muhammed’in ve İslam’ın statüsü, onların gözünde “sapkınlıktan” kurtulmaz. Bunu karikatür skandallarından da anlamışsızıdır. Zira bu krizde, Batı’nın, yani Hıristiyanların İslam karşısındaki kolektif şuuru bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır.

    6-Diyalog bu şekliyle İslam topraklarının işgaline ve Müslüman katliamına meşruiyet kazandırmaktadır. Zira konsil kararları Hz. Muhammed’e ve İslam’a hakareti yasaklamayan ve halen Benediktus gibi İslam’ı vahyi bir din olarak kabul etmeyen ve Peygamberimizi “şeytan” olarak algılayan bireylerle şaraplı toplantılarda Kur’an okutulmak suretiyle bir araya gelmek, onları taltif etmek, Müslümanların direncini ve azmini azaltır. Fıkhımızda Hz. Muhammed’e açık yahut gizli “şeytan” diyen birilerinin elini sıkmanın hükmünü sizlere bırakıyorum.

    7-Diyalog bu şekliyle bir monologdur. Müslüman katılımcılar sadece birer figürandır. Bırakın diyalog toplantılarında Müslümanları anlamayı ve İslam’ın Batı’daki imajını düzeltmeyi, aksine, 1965’te Vatikan tarafından diyalogun resmen yürürlüğe girmesinden itibaren İslam ve Müslümanların imajı daha da kötüleşmiş ve İslam terörizmle özdeşleştirilmiştir.

    Yani Diyalogun Müslümanları anlamada ve imajını düzeltmede hiçbir katkısı söz konusu değildir. Diyalogun barışı korumada hiçbir etkisi olmamıştır, aksine, diyalogun yürürlüğe girmesinden on beş sene önce, yani 1950’den itibaren BM verilerine göre 1,3 milyar insan öldürülmüştür ve bunların 500 milyonu Müslüman’dır. Dikkat edilirse, buna Haçlıların, Moğolların, Rusların, Sırp, İngiliz, Fransız, Hollanda, İspanya ve Portekizlilerin yaptığı Müslüman katliamı dâhil değildir. Hani diyalog barışı korumaya yönelikti?

    8-Diyalog yoluyla Batı’nın İslam’ı öğrendiği, tam bir kuyruklu yalandır. Zira Batılılar İslam’ı bizden, özellikle diyalogcu çevreden daha iyi bilmektedirler. Örneğin hiçbir diyalogcunun tasavvuf bilgisi, L. Masignon; Kur’an tarihi bilgisi T. Nöldeke; İslam bilmi bilgisi Helmut Ritter; İslam felsefesi bilgisi Henry Corbin; İslam medeniyeti bilgisi H. Gibb; İslam tarihi bilgisi Dozy, W. Berthold ve M. Watt; Kur’an semantiği bilgisi T. İzutsu; Ortadoğu çalışmaları B. Lewis ve Udo Stanbach kadar iyi değildir. Efendim, bunların bir çoğu öldü. Doğru, fakat çömezleri bizim diyalogculara argo bir tabirle, en hafifinden beş çeker.

    Zira bizim diyalogcuların birçoğu, harf devriminden önce ölen dedesinin mezar taşını bile okuyamaz. Bunlar mı Vatikan’la boy ölçüşecek?

    9- Efendim, Kur’an’da, Hıristiyanların içerisinde “Allah” adı anıldığı zaman gözlerinden yaş akan keşiş ve din adamları vardır. Doğru, ama hangi keşiş ve Hıristiyanlar? Bahira ve Necaşi gibi olanlar amenna. Zaten onlar Efendimizin risaletine inanmışlardı. Yani Kur’an’ın kastettiği bugünkü şirk içerisinde olan Teslisçi Hıristiyanlar değildir. Zira Kur’an, açıkça “Allah üçün üçü diyenlerin kafir olduğunu” açıkça beyan etmiştir. Peki öyleyse Kur’an’ın olumlu anlamda kastettiği Hıristiyanlar kim? Ben, dinler tarihçisi olarak cevap vereyim:

    Bunlar, kökeni Hz İsa’nın üvey kardeşi ve sonradan şehit edilen Hz. Yakub’un önderliğini yaptığı Pauluscu Hıristiyanlıkla mücadele eden tevhidçi, Hz. İsa’yı sadece Peygamber olarak kabul eden “ebionitik” kökenli Hıristiyanlardır. Bu tevhidçi Hıristiyan gruplar, Ariuscular, Üniteryenler, Bogomiller, Albililer vs. adı altında varlıklarını günümüze kadar taşımışlardır. Yani sözün kısası, Kur’an’ın olumlu anlamda bahsettiği Hıristiyanlar, bugün diyalog yaptığımız “teslisci” Katolikler, Ortodokslar ve Protestanlar değildir.

    10- İbrahimi gelenek kavramı, Hz. Muhammed ve Kur’an hakem olmadan sakat bir kavramdır. Zira Yahudi ve Hıristiyanların kitabında da geçen Hz İbrahim ve ondan sonra gelen peygamberlerin şahsiyeti, Kurân’ın anlattığının aksine, yüz kızartıcıdır. Hâşâ, Hz. İbrahim hanımını Firavun’a, oğlu İshak da Filistilerin Kralı Abi Melek’e peşkeş çekmiştir, Hz. Lut kızları ile zina etmiş. Hz. Yakup iki kız kardeşi bir arada almış ve yine Hz. Davut Hitti Urya’nın karısı Beth Şeba ile zina etmiştir. Vs. Yine Hıristiyanlar da Hz. İsa’ya aynı iftirayı atarlar. Özellikle M. Luther’e göre İsa, Mecdelli Mereyem (Maria Of Magdelena) ile üç kez zina etmiştir. Görün ki, Hıristiyan Kutsal kitabında (bible) Peygamberler ne hale sokulmuştur. Kur’an’a göre, elinde balta ile inkılapçı bir biçimde putları kıran Hz. İbrahim’in prototipi, Tevrat ve İncil’de yüz kızartıcıdır. Demek ki, İbrahimi gelenekten aynı şeyi anlamıyoruz. Ve bu geleneğin son biçimi Kur’an ve Hz. Muhammed olmadan diyalog olmaz.

    11- Peki diyalog değil de savaş mı yapalım? Hayır, bundan bu sonuç çıkmaz. Yapalım ama şartları Vatikan koymasın. Projenin nesnesi değil, öznesi olalım. Ve şunu söyleyelim:

    Gelin Ali İmran suresinin 64. ayeti kerimesinde buluşalım. İslam’a ve Hz. Muhammed’e hakaretten vazgeçin, Müesses Kilise olarak Batı’nın İslam dünyasındaki tüm katliamlarını ve insanlık dışı uygulamalarını kınayın ve bu işgal ve katliamlara örtülü veya açık destek vermeyin. Tıpkı Papa II. Jean Paul’un Ermeni Patriği II. Karakin’le görüşmesinde, Türkiye’yi Ermeni soykırımı ile suçlaması ve Türkiye’nin gerçek sahiplerinin Hıristiyan Ermeni ve Arapların olduğunu söyletmesi gibi. Diyalogu bir misyonerlik projesi olmaktan çıkarın, Christiana Famile gibi dergilerinizde Türkiye’yi Kilisenin kutsal toprakları olarak göstermekten vazgeçin, gelin o zaman diyalog yapalım...

    http://www.tumgazeteler.com/?a=1376518

     

    <- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

    Pardus... Özgürlük İçin...